Kül dolu bir geceydi seni tanıdığım zaman, görüntüler kırmızı siyahtı.. Düşüncelerim sanki sigaramın koruyla hiddetleniyordu. Beynime alkol basıp bu flu görüntüden soyutlamak istiyordum kendimi. Tek düşücem buydu! Hali hazırda olan düzende yaşamak için tasarlanmamıştı beynim, sanki, sanki yaşam çemberinin dışında farklı bir geometrik şekile sızıyordu düşüncelerim. Son-ra’yı düşünürken sen geldin, sanki Mu medeniyetinin ihtişamlı güneşi gibiydi gözlerin o kadar derin ve sürükleyici, o kadar isyan dolu ama aynı zamanda dingin, aynı fırtına sonrası toprak kokusunun ölümü arzulatan hissi gibi.. Çakıştığımızda bir senfoninin crashendo’suna ani bir es kondurduk. Çakmak istedin. Kırmızı çakmağımı uzattığımda sigaranı dudaklarına koyup çaktın ve dudaklarının kırmızı, sigaranın gri olduğunu gördüm. Ama o gece her şey siyah kırmızıydı ve gri imkansız bir renkti. Peki o zaman neydi bu siyahı beyazla bulandıran şey? Sormadım, sen de benim gibi bir karaltıydın tek farkımız benim dudaklarım zifirdi seninkiler ise kırmızı. Konuşmaya başladık. Bu konuşmalar siyah mıydı kırmızı mıydı bilmiyorum ya da sesi ifade ediyor muydu yoksa zihinlerimizde mi yaşanıyordu. Yer altı hikayelerine benzeyen türdemiydi hatırlamıyorum. Beynimde çok alkol gezinmiyordu üstelik sadece dakikada birkaç –OH molekülü bağlanıyordu reseptörlerime ama bu yeterince rahatlamama yetiyordu. Renkler uyumuşuyordu genel hatlarıyla ama hala gizem ve vahşetlerini gizlemiyorlardı. Bütün pürüssüz alanlarının ardında bedenlerimize küçük yaralar açmaya olanak veren masum küçük çıkıntılar, saklıyorlardı. Sakin bir melodi yayılıyordu sırtımızı dayadiğimiz taşların olduğu sokağa aynı tebessümle biraz daha gevşeyerek oturduk birbirimize bakarak, sanki ayna oyunu oynar gibi dirseğimiz aynı pozisyonda gözlerimiz karşıda duran camlardaki yansımamıza dikili;
- Evren. Dedin.
- Evet?
- Hepimizi kapsayacak kadar küçük mü? Dedin.
- Belki ama hepimizi yutabilecek kadar aç.
Güldün, güldüm ve bir şekilde birbirimizi anlıyorduk. Ama aklımda tek soru vardı o gri nereden çıkmıştı o beyaz nerden bulaşmıştı. Böyle bir düzende beyaz imkansızdı ve yakalanırsa ölürdü. Üstündeki kokular araştırılırsa son koku bensem ben de ölürdüm. Gerçi pek umursamıyordum çünkü aynı isyan vardı içimizde aynı isteksizlik ve yanı kaçma dürtüsü. Nereye kaçmalıydık bunu bilmiyorduk belki beyazın karıştığı o yere.
- Griyi nasıl elde ettin? Diye sordum.
- (sinir bozucu sessizliğin ardından gülümseyerek) boş ver artık beyaz tehlikeli ve elde edilecek yerler çok az. Dedin.
Sormuştum ama cevabını alamadım. Karaltılar güvenilirdi aslında çünkü sesi yutardık düşünceyi silerdik. Her düşünce beynimizin yaktığı proteinlerdi. Fakat söylemedi. Biraz daha oturduk ve yine sigarasından yaktı yine gri. Merak ediyordum, gizledim, doğru zamanı bekledim tekrar konuşmaya başladık. Çatıştığımız yerler vardı fakat genelde aynı doğrultuda onaylıyorduk birbirimizi. Ne zaman köleleştik, ne zaman rengimiz gitti, ne zaman sustuk bütün bu süreçlere eleştrilerimiz aynıydı konuştukça alevleniyorduk, konuştukça evrenin bir yerlerine isyan dolu harfler heceler yayıyorduk. Takıntımız aynıydı, gitmek! Bizim olmayan yerlere gitmek çoğu karaltının istediğini elde edebildiği yerde olmak değildi amacımız sadece saf irademizle ve kendi rengimizle olabileceğimiz yerde olmak ve sesimiz duyulmasın paranoyasıyla yaşamak istemediğimiz bir yere gitmek. Gece kırmızıya dönüyordu, hapsolduğumuz kutulara, daha ufak kutulara sıkışarak geri dönme ve köleleştirildiğimiz kutulara yönlendirilme vaktimiz gelmişti. Canımız sıkkındı. İçinde bulunduğumuz bu düzene insani aklımızı delirtecek seviyede isyan ederken ve bu düzenin kaos’un bir türevi olduğunu düşünürken ve bu kaotik ortam yüzünden beyin fonksiyonlarımızdaki elektriksel dalgalanmaların tersine dönerek gözlerimizden dış dünyanın kayalarını yontacak kadar debisi yüksek şelaleler yaratıyorduk beynimizin çıkmaz sokak kıvrımlarında. Ama veda vaktiydi belki yine karşılaşırdık kim bilir.
- Bana yeterince güvendiysen, söylesene beyaz nerden bulaştı? Dedim
- (yine güldü, bu sefer küçümseyerek) aslında sende biliyorsun. Ama sana söyleyecek kadar beni tanıdığını düşünmüyorum.
- Nasıl? Neden?
- Çünkü kendinle konuştuğunu anlayamayacak kadar kör, gidemeyecek kadar korkaksın.
- Bir yanım gitmiş ama.
- Ya da gittiğini hayal etmiş…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder