20 Ekim 2009 Salı

kahve yağmurları

Can yakarken hayat tüm tümceleriyle,
Sana sığınıyorum karanlık odamın duvarları…
Savaşım daha bitmedi ama yaralarım kapanmıyor bu hızda,
Kurtlanıyor, kangren oluyor morarıyor tüm vücudum…
Uzanabildiğim yerden bakıyorum semaya…
Kızıl örtüye kahve dökmüşler sanki
Sanki o kahveler yağıyor içime, uyutmuyor beni…
Duvarlarım şarap kokuyor, derim kahve,
İçimse çürük kokuyor…
Çiçek kokularımla saramıyorum odamı,
Gözlerimle renk veremiyorum!
Duvarlarım emiyor rengimi…
Kızıl örtü yüzümü ısıtmaya yetmiyor bile,
Uyarmıyor kahve yağmurları,
Sessizce kapanıyor gözlerim,
O kadar yavaşlar ki doğa fark etmiyor,
İki çift göz görmeyi terk ediyor o vakit!
Yazmanlar kapatıyor defterlerini…
Saatler durabilir artık,
Yelkovan yorulmuştu zaten hiç durmadan akrebi kovalamaktan…
Yarına tek katabildiğim, kendi pis artıklarım…
Çok sesli koromda son solomu seslendirip,
İniyorum sahneden…
Pazartesiler olmak isterdim ama şu an,
Yeni başlangıçlara gebe, biraz sonsuz, biraz sıkıcı,
Ama yeni bir başlangıç işte…
Fakat cumayım artık ben,
Son iş gününün son dakikaları…
Gözlerimin akı örtüyle bir oluyor,
Kızıl, morun üstünde iğreti dursada,
Ben böyle gidiyorum,
Kahve yağmurları altında…

ölüyorum..

Ölüyorum, hayata ihanet edip…
Ağır kapakları örtüyor gözlerimin ardındaki fırtınayı…
İşte o an ihanete uğramış çıplak düşler,
Yalanlıyor sürreal ölüm portremi…
Avuçlarımda şarkılarım, sevgilerim, her şeyim,
Soğuk terler döken ellerim kapatamıyor avuçlarımı…
Flüt çalıyor kulağıma anılarımın hırsızı,
Kanıma giren şerefsiz…
Tutuyor parmak uçlarından ruhumun,
Çekiyor flüdün si bemolüne…
Dans ediyor ruhum notaların duraklarında,
Sağırlara melodi oluyorum o vakit,
Ruhumun notalarında dans ediyor ritmi kayıp sağır bedenler…

masallar anlatın bize

Hiç olmamış ve oldurulamamışlarınızı anlatın bize… Başınıza hiç gelmemiş ama başımızı döndürmekte usta anılarınızla tanıtın kendinizi. Şaraplarımızı yudumlarken bir köşede, kanlarını rengârenk rimellerle ört bas ettiğimiz kılıçlarımızı süzmemiz için size, yalanlar söyleyin gözlerimizdeki dehlizlere, dokunurken çorak topraklara özenen ellerimize… Şarkıların manalarına sığınarak cafcaflı sözlerinizle bizi elde edince sanki ulaşılmaz bir gücü elde etmişsiniz gibi mutluydunuz ya hani. Sevindiniz ve tarafımızdan sevildiniz beyler, pamuk helva kokan hayallerle pembe çocuklarımızın, mor gökyüzümüzün ve bitmek bilmeyen nazik sevgimizin olacağına inandırdınız bizi… Yorgun ve gri soluklu bir günün ardından, mor gökyüzümüze serpilerek atacaktık sıkıntıları omuzlarımızdan, üzülmeyecektik “ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar”la veda edecekti gözlerimiz dünyaya… Evet, beyler ne değişti o anlardan bu anlara? Denildiği gibi –mış mı olduk şimdi? Aslında eskizimiz bile yokmuydu, bir tehayyülmüydük birbirimiz için ve somutlaştırabildiğimiz sadece nesillerimiz mi oldu?
Zaman geçtikçe sertleşti dudaklar, zaman geçtikçe saçlarımıza dokunurken titreyen elleriniz can yaktı. Zaman geçtikçe sorgular olduk sanki karşılıklı duran iki duygu aynası gibiydik ya da ışıklarıyla gözleri kör eden iki sorgu odası gibi… Sessiz yankılarıyla sitemlerin iç savaşlarımız çıktı, aynı ülkeyi kurmak için birleşen bedenler haritalarda ayrı sınırlara ayrıldı…
Zaman geçtikçe beyler; gri soluklar ve yorgunluklar kapladı gökyüzümüzü yağmura gebe rahatsız bulutlar doğurdu, serpildiğimiz gökyüzüne feçez çuvalları gibi düşmeye başladık. Rahatsızdık ama söyleyemiyorduk bu durumu incelttik ipleri, kopmaya yüz tutmuş sevgilerimize sığındık alışkanlıklarımızın ışığında…
Her şeyi içine atmakda bize düştü… Magmaya bakarken üstünüze örülen buz dağlarını görmediniz ve unuttunuz ki her genç kızın hayali beyaz gelinliklerin saklanması anıdan çok o en soğuk yenmesi gereken yemeğin aracıydı… Şair söylemiş ki cümlelerinde “kadınlar gelinliklerini, erkeklerine kefen dikmek için saklar”…
Peki, şimdi kim daha suçlu bu monologda? Ayna mı? Benimiz mi?

11 Ekim 2009 Pazar

BEN..

Düştüm; hayatın en işlek yerinde,
Annemin ölü rahmine!

Yara aldım bir bisturi darbesiyle,
Sezaryen arenalarında gardımı almışken…

Öldüm en vakitsiz yerinde o güzel anın,
Tam kollarındayken…

Savaştım o yorgun düşmüş ölü ceninlerle,
Bir morg sahasında şişelenirken…

Yandım hayali kanatlar takıp,
O mahrem yerde hayatla sevişirken…

Fiil oldum en gereksiz niteleme sıfatına,
Sıfatsız yüzler bana ağlarken…

Baba beni neden öldürdün dedim,
Doğamadığım o vakitlerde aklımı kaçırırken…

Hayat bana niye kıydın dedim,
Herkes sus pus olmuşken…

Sığ suların dehlizlerinde boğuldum,
İçim okyanusa dökülürken…

Kendi metaforlarımda dondum,
İçim kuru cümlelerle şairliğe soyunurken…

-ecektik, -acaktık

Stephan micus dinleyecektik seninle,
Küçük pencereden ay sızarken hafif ıslak bedenlerimize,
Konuşacaktık uzun uzun ellerimiz dolaşmış birbirine,
Sevişecektik hayatla, bir olup…
Caddenin başından bakacaktık yokuşa,
Bir yılkı gibi koşacaktık meyil boyunca,
Yelelerimiz pelerinlerimiz olacaktı…
Nefes nefese uçurumun kenarında hayatlarımızı kurtaracaktık,
Zamana yenik düşerken yaşlarımız,
Biz dimdik kalacaktık…
Sarı yapraklardan taç yapacaktın bana,
Kuru ağaçların dallarından palto dikecektim sana.
Garip ve suskun olacaktık birazda Micus çalacaktı fonda,
Biz bir şeyler içiyor olacaktık,
Gözlerinden geçmişini çekecektim,
Yudum yudum ,parça parça akacaktı tarih…
Hep –acaktık, -ecektik
Hiç –dık, -dik olamadık..
Hayaller kurduk güzel umutlu son baharlara,
Ölen doğayı yaşatacaktık…
Bir ağaç olacaktı bizim gibi düzene aykırı,
Yanlış zamanda açmış doğaya kendini,
Ve bizim gibi ölmeye, olamamaya mahkûm...