Hiç olmamış ve oldurulamamışlarınızı anlatın bize… Başınıza hiç gelmemiş ama başımızı döndürmekte usta anılarınızla tanıtın kendinizi. Şaraplarımızı yudumlarken bir köşede, kanlarını rengârenk rimellerle ört bas ettiğimiz kılıçlarımızı süzmemiz için size, yalanlar söyleyin gözlerimizdeki dehlizlere, dokunurken çorak topraklara özenen ellerimize… Şarkıların manalarına sığınarak cafcaflı sözlerinizle bizi elde edince sanki ulaşılmaz bir gücü elde etmişsiniz gibi mutluydunuz ya hani. Sevindiniz ve tarafımızdan sevildiniz beyler, pamuk helva kokan hayallerle pembe çocuklarımızın, mor gökyüzümüzün ve bitmek bilmeyen nazik sevgimizin olacağına inandırdınız bizi… Yorgun ve gri soluklu bir günün ardından, mor gökyüzümüze serpilerek atacaktık sıkıntıları omuzlarımızdan, üzülmeyecektik “ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar”la veda edecekti gözlerimiz dünyaya… Evet, beyler ne değişti o anlardan bu anlara? Denildiği gibi –mış mı olduk şimdi? Aslında eskizimiz bile yokmuydu, bir tehayyülmüydük birbirimiz için ve somutlaştırabildiğimiz sadece nesillerimiz mi oldu?
Zaman geçtikçe sertleşti dudaklar, zaman geçtikçe saçlarımıza dokunurken titreyen elleriniz can yaktı. Zaman geçtikçe sorgular olduk sanki karşılıklı duran iki duygu aynası gibiydik ya da ışıklarıyla gözleri kör eden iki sorgu odası gibi… Sessiz yankılarıyla sitemlerin iç savaşlarımız çıktı, aynı ülkeyi kurmak için birleşen bedenler haritalarda ayrı sınırlara ayrıldı…
Zaman geçtikçe beyler; gri soluklar ve yorgunluklar kapladı gökyüzümüzü yağmura gebe rahatsız bulutlar doğurdu, serpildiğimiz gökyüzüne feçez çuvalları gibi düşmeye başladık. Rahatsızdık ama söyleyemiyorduk bu durumu incelttik ipleri, kopmaya yüz tutmuş sevgilerimize sığındık alışkanlıklarımızın ışığında…
Her şeyi içine atmakda bize düştü… Magmaya bakarken üstünüze örülen buz dağlarını görmediniz ve unuttunuz ki her genç kızın hayali beyaz gelinliklerin saklanması anıdan çok o en soğuk yenmesi gereken yemeğin aracıydı… Şair söylemiş ki cümlelerinde “kadınlar gelinliklerini, erkeklerine kefen dikmek için saklar”…
Peki, şimdi kim daha suçlu bu monologda? Ayna mı? Benimiz mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder